6 Mart 2012 Salı
Hafta sonu beni çok etkileyen 2008 yapımı bir belgesel seyrettim. Adı Flow – For Love Of Water. İçilebilir suyun kirletilmesi, uluslararası şirketlerin su üzerinde kurdukları hakimiyet ve çok yakın gelecekte karşılacağımız su sıkıntılarını konu alan bu belgesel beni iki gündür düşündürüyor. Nasıl olur da çözümü basit olabilecek bu en önemli doğal kaynağımız, en doğal hakkımız şirketler tarafından sahip olunuyor ve biz insanlara satılıyor! Tüylerim ürperiyor. Üstelik içecek temiz suya erişimi olmayan ne denli büyük nüfus olduğunu da görmek korkutucu. Nerede ise korku filmi kadar etkileyici bu belgesel insanlık adına. Yüzyılın savaşıMavi Altın için artık...
“Film, suyun doğasını ve bizlerin onunla olan ilişkisini anlatıyor” diyor filmin yönetmeni, Irena Salina. Michigan’dan Bolivya’ya, Hindistan’dan Güney Afrika’ya uzanan bir hikaye. Hepimizin ihtiyacı olan su tüm insanlığın ortak noktası.
Film Sundance Film Festivali’nde özel gösterimde imiş, Mumbai Film Festivali, Flagsatff Mountain ve Vail Film Festivallerinde de Özel Jüri ödülleri kazanmış.
Belgesel boyunca verilen rakamlar etkileyici olduğu için size bunlardan bir kaçını iletmek istiyorum.
*Dünya üzerindeki 6 milyar insandan 1.1 milyarının temiz içecek suyuna erişimi yok
*Bir Amerikalının ortalama günlük su harcaması 700 litreye yaklaşırken gelişmekte olan ülkelerde yaşayan bazı insanlar 25 litreyi bile zor bulabiliyorlar.
*Sudan dolayı oluşan hastalıklar bugün bildiğimiz her türlü savaştan daha çok can alıyor.
*Doğal Kaynakları Koruma Örgütü'nün (National Resources Defense Council) bir açıklamasına göre bilimsel araştırmalar doğrultusunda 103 farklı su markasından alınan 1000 adet şişlenmiş suyun üçte birinde, sentetik organik kimyasallar, yüksek miktarda arsenik ve bakteri bulunmuş.
*Su dünya üzerinde 400 milyar dolarla, petrol ve elektrikten sonra üçüncü büyük endüstri.
*Musluk suyundan dolayı hastalananların sayısı yıllık ortalama beşyüzbin ile yedi milyon arası değişiyor.
*Suya karışmanın bir yolunu bulan 116,000’in üzerinde faklı insan yapımı kimyasallar var. Bunları içmesek bile yıkanıyor olamamız, bu kimyasalları vücudumuza almamıza yetiyor.
*Bolivya’da her doğan on çocuktan 1 tanesi 5 yaşına gelmeden susuzluktan dolayı ölüyor.
* Kişi başı günlük 10 litre temiz içilebilir suyun maliyeti yıllık 6$.
Aslında veriler belgesel boyunca saymakla bitmiyor. Çarpıcı olan ise bu büyük şirketlerin arkalarındaki güçler elbette. Aslında hepimizin çok yakından tanıdığı bu büyük şirketlerin ne hakla suya sahip olduklarını sorguluyor film ve aslında suyu nasıl kirlettiklerini...
Filmi seyrettikten sonra suyun değerini artık daha iyi anlıyorum. İçtiğim her damlasında onu bulamayanları düşünüyorum. Su kadar berhudar olmanın şimdi ne anlama geldiğini daha iyi anlayabiliyorum.
Sualtı konusuna gelince, ne kadar hassas olduğumu ifade etmeme gerek var mı bilmiyorum çünkü özellikle Türkiye’deki dalışlarım sırasında sualtı hayatının ne kadar cılız olduğunu gördüğümden beri dalgıçlık hevesim en azından bu sularda sona ermişti. Ben Pasifik dalışlarımda irili ufaklı bir çok canlıyı görmeye alışık olduğumdan olsa gerek, sualtı hayatına gereken önemin verilmediğini düşünüyorum. Uzun zamandır göz ardı edilen konulardan biri de mercan kayalıkları... Dünya genelinde mercan kayalıkları çok zor durumda ve bunun anlamı sadece şnorkelciler için kötü haber diil aynı zamanda bir sürü insan bundan dolayı hayatını kaybedebilir, hatta bu siz bile olabilirsiniz.
Günümüzde ilaç üretiminde kullanılan mercan, her geçen gün yeni bir ilacın içeriğinde yerini alıyor ve bu sayı gittikçe büyüyor; ntiviral ilaçlardan, ateş düşürücüler, ağrı kesiciler ve hatta güneş koruyuculara kadar geniş bir yelpazenin içeriğinde mercan bulunmakta. Hatta şu sıralarda FDA’den onay çıkması beklenen ve büyük umutlar vaadeden Alzheimer ve inmelerde kullanılan ilaçların hammaddeleri de yine sualtı kaynakları ve mercanlardan sağlanmakta. Suların ısımasıyla ve aşırı balıkçılık sebeplerinden dolayı mercanların yok olmasının aynı zamanda sağlık konularımızla ne kadar ilgili olduğunun henüz farkına varmaya başladık.
Okyanuslarımızda ve özellikle de mercan kayalıklarının bulunduğu bölgelerde yaşam oldukça kalabalık. Bu alanlarda farklı bir çok organizma çeşidini bir arada bulabiliyorsunuz. Bazı doktorlar kalp rahtsızlıkları, diyabet ve kanserin çözümünün mercan kayalıklar ve diğer sualtı organizmalarında olabileceğini savunuyor.
Peki bizler bu konuda ne yapabiliriz? Aslında cevap çok kolay. Bildiğimiz şeyler ama tekrarlamakta yarar var çünkü uygulamaya gelince ne yazık ki sonuç pek başarılı olmuyor...En başta yerel ürünleri mevsiminde yemek çok önemli. Taşımacılığın azaldığı durumda yakıt tüketimi de düşmekte ve doğal çevreye ve yaşama daha az rahatsızlık veriliyor.
Ayrıca dalgıçlara da büyük bir iş düşüyor, mercanlarda dalış yapmak dünyada bence görülebilecek en güzel müzelerin keyfini defalarca katlar ancak dalarken çevreye zarar vermemek ve hiç bir şeye dokunmamaya da dikkat etmek gerekiyor.
Ayrıca geçen günlerde Radikal gazetesinde Tan Morgül'ün yazısında, Erdek'e bağlı Ocaklar beldesinde halkın yasadışı trol avına karşı girdiği mücadeleyi ve suni resif girişimlerinden bahsediyor. Uzun zamandır özelllikle dalış okulları batırdıkları gemilerle suni resif yaratıp turistlere atraksiyon yaratıyorlardı ama trol avına karşı bence başarılı bir çözüm. Tebrikler. Sualtı ekosistemi korumak için atılan her adımı alkışlamak geliyor içimden.
5 Mart 2012 Pazartesi
Sherbrooke Üniversitesi’nin yeni çalışmasının sonucu olarak ilk defa insanlardan alınan kan örneklerinde GDO’lu ürünlerde bulunan bir bileşen olan Bt toksinine rastlandı, dolayısı ile öyle görünüyor ki biyoteknoloji endüstrisinin dermeçatma yaptığı işler artık yavaş yavaş parçalanıp yıkılmaya başlıyor. Reproductive Toxicologybülteninde yayınlanan çalışma Bt’nin sanıldığı gibi sindirim sistemi tarafından parçalanmadığını, tam tersine dolaşım sisteminde kaldığını gözler önüne serdi.
Endüstrinin önde gelen avukatları daha önceleri yaptıkları açıklamalarda tarımsal böceklerle biyolojik savaşta önemli bir bioinsektisit olan Bacillus Thuringiensis olarak bilinen Bt toksinin insanlara zarar vermediğini savunmuşlardı. Bazı tohumların tarımsal mücadelede kolaylık amacı ile Bt entegrasyonu yapılmış GDO’lu çeşitleri mevcut. Örneğin Bt mısırı, toksini kendisi üretmek üzere tasarlanmış olup sonradan hayvan ve insanlar tarafından yeniliyor.
Son çalışmalarında, Aziz Aris ve Samuel Leblanc Quebec, Kanada’da üniversite hastane merkezine gelen 30 hamile kadın ve 39 hamile olmayan kadının kan örnekleri arasından yaptıkları araştırmalarda %93 anne ve %80 fetüs kan örneklerinde Bt Cryl Ab toksinine rastlandı. Hamile olmayan kadınların kan örnekleri arasında ise %69’unda bu toksine rastlandı.
Kan örneği alınan kadınların hepsi özel bir beslenme diyetine dahil değillerdi yani GDO’lu ve toksinli gıdalara maruz kalmışlardı. Gıdalarımızın büyük bir bölümünü kapsayan konvansiyonel soya, mısır, kanola ve patates ürünlerinin hamile kadınlardan alınan kan örneklerinde rastlanması da bu yüzden çok doğal.
Henüz doğmamış bebeklerin kanlarında bile tespit edilmiş olan Bt toksinin aynı zamanda anneden bebeğe kolaylıkla geçtiğini ve biyoteknoloji endüstrisinin savunduğundan çok daha uzun süre bu kimyasalın vücudumuzda kaldığını gösteriyor. Açıkça görülüyor ki bu kimyasal hem böcekler hem insanlar için zararlı. Daha önce de yapılan çalışmalarda Bt toksinin çevreye etkisi ve kalıcılığının halk sağlığına zararlarına dair bulgular tespit edilmişti.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



